3 Ağustos 2014

Kaş'taki ikinci gün tuhaf bir rehavet içinde başladı. Demir almak yok, seyir yok, kafadan bindiren dalgalar, ıstralyaları titreten rüzgarlar... hiç biri yok. Sıcak, ama çok sıcak ve göz kamaştıracak kadar aydınlık bir sabah. Yengeç'in altında masmavi sular; bir baraküda sürüsü geziyor altımızda, bir devasa gümüş sürüsü. Hal böyle olunca hep Orhan Veli düşer aklıma: "Heeey! Ne duruyorsun be, at kendini denize!"

Öğleye doğru iki liman görevlisinden birisini yakalayıp dedim ne vereceğim ben yıllık. Teknenin boyu*400 TL dedi. Bana daha düşük bir rakam söylemişlerdi aslında ama yine de iyi dedim. Bana uyar. Yıllık bağlayacağımı söyledim ama pek de kaale almadı nedense.

Öğle saatlerinde limanda gezinirken bir İtalyan peyda oldu. Benimkinden dahi berbat bir İngilizce ile Yengeç'in kaptanı sen misin diye sordu. Ben de he dedim, benim. Bu eski Tamomar teknesi değil mi, Philippa'nın deyince birden sevindirik oldum. Meğer bizim İtalyan Yengeç'in ilk sahibi ile arkadaşmış ve ilk günlerini bilirmiş. Biraz ayaküstü sohbet ettik ve yollarımıza devam ettik.

Geri döndüğümde pasarella'nın dibinde bir adamı bekler buldum. Kendini tanıtıp, tekneye bir bakabilir miyim dedi. Ben de her zaman ki gibi, sorma bile, kendi teknenmiş gibi gez rahat rahat dedim. Güvertede bir tur attı, kamaraları gezdi, makine dairesini gözden geçirdi, sintineye baktı. 10 dakika sonra havuzluğa yanıma gelip "satmayı düşünür müsün?" diye sordu.

Ulan, iki aydır yoldayım, başıma gelmedik kalmamış, cepte metelik kalmamış ve adam geçmiş karşıma soruyor. Ulan dedim, iki ay önce sorsaydın bu soruyu ensenden tuttuğum gibi atardım seni tekneden ama öyle bir zamanda geldin ki...

Satarım dedim, ama kıvırabilirim de. Kaç para isterim bilmiyorum dedim ama ucuz değil bilesin. Bir fiyat belirlememi istedi ve gitti.

Hasan kaptanın yolunu tuttum. Ona anlattım, dedi sana büyük ikramiye vurmuş, Alessandro bir şeyi istiyorsa neyse öder alır. Sevinmeli mi, üzülmeli mi bilemedim. Hasan kaptan dedi ben konuşayım, 100.000'den açarım kapıyı. Çok da içime sinmiyor ama tekneye bakmaya gelen adam Hasan kaptanın akrabasıymış, hadi o zaman dedim, top sende. Son neye bırakalım diye sordu, abicim dedim, ben 75'e fitim. Bir kaç gün sonra da Nükhet'i almak ve İstanbul'da kalan işleri toparlamak üzere yola koyuldum.

Bu arada Yengeç sessiz bir GEKO olan Olcay'a emanet edildi.

İstanbul'daki üçüncü günümde Hasan kaptan aradı ve ben dedi 80.000 €'ya kadar getirdim, gerisi sende. Bir dakika ya dedim, euro'mu??? Kaptan dedim, sen ne diyorsun, baştan söyleyeyim, öpüşmem! O günden sonra Kaş'a dönene kadar günlerimin bir kısmı katamaran arayışıyla geçti. :)​ 

Bir yandan katamaran bakıyorum ama bir yandan da nasıl olacak bu iş diye kara kara düşünüyorum. Bahsettiğim şey Yengeç, Yengeçsiz bir hayat. Bir yandan inanılmaz hafifletiyor düşünmek bile, ama bir yandan da bir şeyler düğümleniyor insanın boğazında...

Limandaki dördüncü günümde iki liman görevlisinden daha kıdemli olanı kesti yolumu. Ne kadar kalacaksın diye sordu. Yahu dedim, ilk geldiğim gün söyledim, ciddiye almadınız herhalde beni. Bundan sonra buradayım. Evimi aldım geldim. Yalnız günlük 65 TL olduğunu biliyorsun di mi, sonra sorun olmasın dedi. Ve Kaş'ın alacakaranlık kuşağı da bu konuşmadan itibaren başlamış oldu. Adama yahu dedim, daha dün sordum, bir yıllık bağlayacağım, fiyatı da ok. Yerimiz yok dedi. Len dedim, bak orada bağlı benim teknem, limanın dışında bir yerde değil. Olmaz buyurdu, charter tekneleri geliyor, bir tek onlardan para kazanıyoruz diye de açıkladı sağolsun. Olabildiğince kibarca bu surete alışın çünkü hiç bir yere gitmiyorum, bir şekilde çözülecek bu konu dedim ve o günlük geçiştirdim. Ertesi gün de Şehr-i İstanbul'un yolunu tuttum...