Kaş Günlüğü

2 Ağustos 2014

Sonunda Kaş Limanı'nın önündeyim. 64 günlük yolculuk birazdan bitecek. Ağır ağır limana yaklaşırken bir yandan kıç halatlarını hazırlıyorum. Ağır ağır Sahil Güvenlik'in önünden doğru ilerlerken liman görevlisini görüyorum. Daracık bir yerden bana sesleniyor, önündeki kıçım kadar yeri işaret ediyor. O ana kadar muzaffer bir komutan edasıyla gülümsüyorken ayılıp kendime geliyorum. Yengeç'le Kaş Limanı'nda ilk manevramız olacak bu. Yüzümdeki gülümsemeyi silip daha ciddi bir ifade takınıyorum. Yengeç'in kafasını karşı kıyıya doğru iyice verip demiri salıyorum. Bolca kaloma bırakıp doğruca dümenin başına koşuyorum. Hava sakin, bu büyük şans. Ağır ağır veriyorum tornistanı. İki fiber yelkenlinin İngiliz sahipleri dehşetle izliyorlar, koca götlü kızım teknelerine doğru yaklaşırken. Bir kaç manevrayla ikisine de dokunmadan giriyorum yerime. Kıç halatlarını karada bekleyen ve önümüzdeki günlerde hayatımın kabusu olacak görevliye atıyorum. Sormadan ne istediğimi hemen afili bir izbarço atıyor. Diğerini de alıp bağladığı gibi dönüp kıçını uzaklaşıyor. Demirin boşunu alırken biraz bozulduğumu farkediyorum. Tamam, bando mızıka falan beklemiyordum ama ortalama bir insan dahi en azından bir merhaba ya da hoş geldin der diye geçiyor aklımdan. Bir kaç dakika sonra motoru stop ediyorum. Bitti! 64 gün süren alacakaranlık kuşağı sonunda geride kaldı. Adet olduğu üzere bir sigara yakıp yayılıyorum havuzluğa.

Hiç bir şeye elimi süresim yok. Atlıyorum, doğru Noel Baba'ya, çay, tost ve üzerine soğuk bir bira. Dostlar daha dalışta. Bir saat sonra dönüyorum tekrar. Susa sarayına ilk kez giren Alexandros'ın ki gibi bir ifade var hala suratımda. Muzaffer, gururlu hatta biraz da kibirli olabilir. Kolay mı, üç deniz, 700 mil yol, sayısız arıza, binlerce insafsız dalga, açlık, parasızlık, susuzluk... hepsi geride kalmış, Kaş'tayım. Geride kalan hayatımın en zor sınavını bana göre -geçer- notla tamamlamışım :) Hiç çalışmadığım yerlerden gelen sayısız havaya, arızaya, aksaklığa rağmen. Bu kadarcık da olmalı gibi :)

Öğleden sonra dostlar tek tek dönmeye başladılar dalıştan. Kimisiyle ayaküstü, kimisiyle uzun uzun merhabalaşırken akşam oluverdi. İlk akşam Hasan Kaptan'ın Anemon teknesinde geçti. Ben anlattıkça onlar kahkahalarla gülüyordu. Tabi bende. Zaten belki de buradaydı denizin büyüsü. Daha bir gün önce Patara'yı bombalamak, Yengeç'i verip karavan almak ya da Kötü Burun'un derinliklerine gömmek gibi düşünceler uçuşuyordu kafamda. Ve şimdi hep birlikte gülüyor, eğleniyorduk geride kalan yolculuğu anlattıkça.

Sabaha karşı havuzluğa kıvrılıp uyumaya çalıştım. Beceremedim. Gün doğarken yine uyanıktım. Son iki aydır hep olduğu gibi...