Yeldeğirmeni

Kekamoz Yeldeğirmeni’nden denize inen sokaklardan birinde oturuyordu. Her gün Dörtyol’daki evimden Kadıköy’e yürürken onu sokağın başında bekler bulurdum. Haftada en az bir kez, yolu bir sokak daha uzatıp eski okulumuzun önünden geçerdik. Kemal Atatürk Ortaokulu eski bir manastırdan bozma neşeli bir binaydı. Spor salonunun tavanını süsleyen ikonaları, bahçesi, yüksek tavanlı sınıfları… Ama daha da keyifli tarafı hemen demiryolunun yanı başında olmasıydı. Her fırsatta okuldan tüyer demiryoluna atardık kendimizi. Vagondan vagona Haydarpaşa’ya kadar gider, her seferinde bir yolunu bulur okula geri dönerdik. Yine böyle bir günde karşılaştık Badi ile. Daha doğrusu kocaman bir burunla karşılaşmıştık aslında. Kepçe kulakları, faltaşı gibi açılmış gözleri ile kavruk bir çocukcağız vardı karşımızda. Çetenin gerisi tüymüş, bekçilerde yakalayıp ondan çıkartmışlar acısını. Sakin sakin oturmuş ağlıyordu. Ne bir kızgınlık belirtisi ne bir öfke… Sadece ağlıyordu.

Aslında ne eski okulum, ne keyifle günlerimi geçirdiğim Aziz Berker Kütüphanesi, ne anamın elimden tutup götürdüğü Aziziye Hamamı… ben Yeldeğirmeni’ni sokakları için severim; her sokağı bir nehirin kolları misali, denize doğru uzanır sabırsızca. Sabırsızca, yokuş aşağı. Karşınızda Haydarpaşa, Ayasofya, vapurlar, martılar, ister istemez hızlanırsınız denize doğru. Bir sokaktan diğerine geçtiğim sinagog Süveyş ya da Panama kanalı gibi gelirdi çocukluğum boyunca bana. Apayrı iki dünya arasında bir geçit gibi. Her yer o kadar büyük ve ben o kadar küçüktüm ki…

Kekamoz, Iskarmoz ve ben kaç kez salıvermiştik kendimizi deniz doğru bu eşsiz sokaklardan aşağıya, ellerimizde oltalarımız, yeni Kadıköy İskelesi’nin inşaatına doğru sabırsızca… Sekseniki ya da seksenüç senesi olmalı, deniz çıldırmıştı. Aynı çaparinin ucunda çinakopu, istavriti ve hatta lüferi bir arada çekiyorduk. O günlerde İskarmoz’a bir haller olmuştu. Akının üçüncü günü, bir Pazar sabahı yine koyulduk yola. İlk köşebaşında Kekamoz hazır bekliyordu bile. İki dakika sonra İskarmoz’un penceresinin altında sabırsızca beklemeye başlamıştık bile. Birkaç dakika daha bekledikten sonra ziline bastık. Anacığı cumbadan seslenip, O’nun çoktan çıktığını söyledi. “Vay puşt!” dedi Kekamoz, fırladık iskele inşaatına doğru.

İskeleye vardığımızda Paytak beceriksizce çapari yapmaya çalışıyordu ama Iskarmoz hala yoktu görünürde. Anlam veremedik. Neyse ki çevredeki balıkçıların zincir zincir çektiği istavritleri görünce boşverdik gitti, salıverdik oltalarımızı maviliklere.

O gün ilk kez İskarmoz hiç görünmedi. Akşam dönerken tekrar uğradığımızda hala yoktu evde. Ertesi gün okulda biraz utangaç, biraz heyecanlı bir ifadeyle “Mehtap’laydık” dedi. Hepsi o. Hiçbir şey söyleyemedik ikimizde. Ne de olsa söz konusu olan Mehtap olduğunda ağızdan çıkan her kelimeye dikkat etmek gerekiyordu. Daha bir iki ay önce Numune Hastanesi’nde Muska Salih’in kaşı dikilirken, üzerine konuşmadan, sessizce alınmış bir karardı bu…