Bazı anlar vardır ki...

Ahırkapı Mendireği’ni geçerken sancak kısmına geçtik her sabah olduğu gibi Boğaz’a günaydın demek üzere. Köprünün altından bir tanker irisi yaklaşıyor, onlarca motor, sandal, vapur… Osmanlı Caddesi yine sıradan bir gününe başlıyordu. Kuşkonmaz Camii’nin çevresinde bir grup martı çığlık çığlığa oynaşıyor, Boğaz’ın acemisi bir kuruyük gemisi balıkçılara doğru sirenini çala çala yaklaşıyor. Sedefadası vapuru Barbaros Hayrettin’den palamarı çözmüş, ardında bembeyaz köpüklerle ilerliyor. Dolmabahçe önlerinde bir Savarona, Boğaz’ın süsü…

Yıllar önce Ahırkapı Mendireği’nde yaptığımız gibi, derince bir nefes alıp sigaramızdan salıveriyoruz dumanını Karadeniz’e doğru. “94 Kasım’ını hatırla” diye fısıldadı Kekamoz.

Nasıl unutulur ki!

İskarmoz’un gönlünü almak için ilk kez Boğaz’a balık tutmaya gittiğimizde adeta ufkumuz genişlemiş, Kadıköy İskelesi’nin inşaatı gözümüzdeki büyüsünü yitirmişti. Derken her fırsatta sandal parasını denkleştirip kendimizi Bebek sahiline atmaya başlamıştık. Sandal parası olmadığı günlerde Akıntı Burnu’ndan sallardık oltalarımızı. Yıllar ilerledikçe donanımız da gelişmiş, Muska hariç hepimiz birer kamış edinmiştik.

Eylül’ün ilk günlerinde uğurladığımız İskarmoz’un didiklenmiş bedeni Kasım’ın ilk günlerinde Adli Tıp’ın soğuk odasında uzanıyordu. Kendimizi güç bela dışarı atmış, ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemeden bir süre kalakalmıştık. Sonra, kimin fikriydi bilmiyorum, öğleden sonra oltalarımızı alıp Bebek’e attık kendimizi. Küreklere asıldık, kadehleri devirdik… İskarmoz’a içtik, artık çok uzaklarda kalan çocukluğumuza içtik… içtik, içtik. Bir sonraki Kasım geldiğinde kendiliğinden mi, yoksa birimiz mi iteledi hatırlamıyorum, yine Bebek’te rakımız ve oltalarımızla kiralık sandalımızda İskarmoz’a içer bulmuştuk kendimizi.

94 Kasım’ını farklı kılan Boğaz’ın bizzat kendisiydi. Sabah önce Kekamoz’u almıştım. Karşı tarafa taşınmış olan Muska Salih’i de aldıktan sonra aceleyle Akıntı Burnu’na attık kendimizi. İşte ne olduysa, aracımızı park edip indikten sonra oldu.

Adeta bir tansık!

Önce güneşli havada kar yağmaya başladı. Derken gökkuşağı belirdi. Ve bir pus katmanı Boğaz’ın sadece birkaç metre üzerine oturdu. Öyle ki geçen gemiler tıpkı çocukluk rüyalarımıza giren hayalet gemiler gibiydi, koca gövdeleri denize doğru yaklaştıkça eriyor, pusun içinde kayboluyordu. Boğaz’ın maviliği tarışılır suları yakut rengiyle gözleri alıyordu. Ne kadar sürdü, hatırlamıyorum. Ama o gün Boğaz bize bambaşka bir yüzünü göstermişti. Akıntı Burnu’nda oturmuş, rakımızı içerken bir kez daha kadehlerimizi İskarmoz’a, denize ve Boğaz’a kaldırdık. İskarmoz, Boğaz ve deniz… kadehlerimiz boşalana kadar sadece bu üç sözcük yankılandı tansığın ortasında.

Geri dönerken yol boyunca aynı şarkının bildiğimiz tek bölümünü söyledik durduk: “La Chaim!”